1. Bölüm: Yüceler Yücesi Cenâb-ı Hakk’ın Resûl-i Ekrem’in Şân ve Şerefini Yüceltmesi

2. Kısım: Allah Teâlâ'nın, Resûl-i Ekrem'e Beden ve Huy Güzellikleri, Din ve Dünya Üstünlükleri Vermesi

Peygamber Efendimiz'in Aklı, Zekâsı, Duyuları, Konuşması ve Davranışları

Önceki Ders 4 Ekim 2015
Sonraki Ders 18 Ekim 2015

DERSİ PAYLAŞ:

Euzu billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin Ve alihi ve sahbihi ecmain. Pek kıymetli kardeşlerim, Şifa-i Şerif dersimize başlıyoruz. Geçen hafta Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin aklının, zekâsının diğer duyularının son derece kuvvetli olduğunu okumaya başlamıştık. Şurada kalmıştık. Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir hadis-i Şerifi okuyorduk. Efendimizin görme duyusunun, ne kadar güçlü olduğunu anlatıyorduk. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. Allah'ın elçisi, Süreyya Yıldızı dediğimiz Ülker takım yıldızlarındaki, yıldızındaki 12 yıldızı bir arada görürdü. Görme duygusu o kadar güçlüydü. Server'i Enbiya Efendimizin geçen dersimizde Habeşistan Necaşisi yani Habeşistan Kralı Necaşi'nin cenaze namazını gıyaben kıldırdığını fakat onun huzurunda, önünde cenazenin hazır bulunduğunu anlatmıştık. Efendimizin, cenaze namazı kılarken Necaşi'yi görmesi Miraç sonrası beytülmakdisi görmesi, yine ona da söylemiştik. Yani Mekkeliler mademki bu gece Kudüs'e gittin, oradaki camiyi bize anlat da görelim bakalım. Kaç tane penceresi varmış? Kaç tane kapısı varmış? Bize anlat dediklerinde, Allah Teala'nın beytülmakdisi gözünün önüne getirip Ona göstermesi, onu görmesi Efendimizin benzeri olaylar gözleriyle görmesi şeklinde anlaşılmıştır. Yani bizzat. Duyu organlarıyla, duyu organıyla görmesi şeklinde anlaşılmıştır. Ahmed ibn-i Hanbel ve daha başka alimler bunu böyle söylemişlerdir. Yani kalbi ile değil bizzat gözünün önüne getirirmiş ve öyle görmüştür diye izah etmişlerdir. Gerçi bazı alimler burada zikri geçen görme olayını şu söylediğimiz şeyleri görmesi meselesini, maddeten görme değil de mânen görme şeklinde yani mükaşefe dediğimiz bir yolla gördüğünü ileri sürmüşlerdir. Böyle tevil etmişler daha doğrusu. Fakat rivayetler bu yorumun pek de yerinde olmadığını göstermektedir. Yani Efendimizi duyu organlarının son derece keskin olduğunu göstermektedir. Peygamberi Zişan'ın bu zikri geçen olayları bizzat gözleriyle görüyormuş gibi, gözüyle görüyormuş gibi haber vermesi olmayacak bir şey değildir. Böyle diyor müellifimiz Kadı İyaz. Allah ona rahmet eylesin. Çünkü burada söz konusu olan, Allah'ın Resulüdür, herhangi bir insan değil. Allah Teala'nın, özel imkânlarla, güçlerle donattğıı bir insandan bahsediyoruz. Çünkü Allah'ın Resulü farklı bir insandır. Anlattığımız bu 3 görme olayı da Peygamberlere mahsus hallerdir ve özelliklerdir. Yani Allah Teala diğer peygamberlere de buna benzer imkanlar vermiştir. Müellifimiz bir hadis zikir edeceğiz zaman bazen, biliyorsunuz onu senedi ile birlikte verir. Şimdi nakledeceği olayı uzun bir senetle nakletmiş, ben o senede okuyup geçeceğim. Yani önce bu hadisi, hangi hocasından aldığını söylüyor. Bu hocasının hangi hocasından aldığını, Efendimize varıncaya kadar veya Ashab-ı Kiram'a verinceye kadar kim kimden almış bu rivayeti, onu anlatıyor ve şöyle diyor: Her bir haddesenadan sonra kale takdir etmek lazım, yani kale haddesena demek lazım. Ümmü Kasım Bintü Ebi Bekir'in Daha yeni Hasan-ı Basri'ye geldik yani. 400 yılı geride bıraktık. Müellifimiz böyle uzun bir senet zikir ettikten sonra diyor ki; Ebu Hureyre Radiyallahu Anh'den rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: Şimdi okuyacağımız bu hadis için bu uzun senedi zikretti. Allah Teala Hazretleri, Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor. Hz. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre. Allah Teala Hz. Musa'ya tecelli ettiği zaman biliyorsunuz, Tur Dağında. Allah Teala Hz. Musa'ya göründü. O zaman, Musa Peygamber'in gözünde bir nur hasıl oldu. Yani, görme duyusu öylesine güçlendi. Bu öyle bir nur idi ki, Hz. Musa karanlık bir gecede 10 fersah ötedeki bir taşın üzerinde bulunan karıncayı bile görürdü. Ayan beyan görüyor. Yani uzaklık, yakınlık söz konusu olmuyor. Bir fersah, sevgili kardeşlerim bir buçuk saatlik bir mesafe olduğuna göre, 10 fersah, efendim, 15 saat Yaya olarak 15 saat uzakta bulunan bir taşın üzerindeki karıncayı görecek bir güce sahip. Yani mesafe kalkıyor aradan. Şimdi biz Hz. Musa'dan söz ettik, değil mi efendim? 15 saat ötedeki bir taşın üzerindeki karıncayı gördüğünden bahsettik. Müellifimiz diyor ki; Hz. Musa Allah Teala kendisine tecelli edince böyle bir mazhariyete nail olduğuna göre biz de Fahri Kainatın durumunu bir düşünelim diyor. O Miraç'ta Kur'an-ı Kerim'de belirtildiği üzere, Rabb'inin en büyük mucizelerinden bir kısmını görmüştü. Hangilerini Allah Teala göstermişse, bunlardan bir kısmını görmüştü. Bundan sonra, yukarıda anlattığımız özelliklere sahip olması yani melekleri görmesi, cinleri görmesi, geceleyin gündüzmüş gibi efendim, görmesi son derece normaldir. Allah Teala tecelli edince Hz. Musa'ya böyle oldu. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde Miraç gecesinde, Allah Teala ile karşılaştı. Ne oldu, bilemiyoruz. Onu nasıl gördü? Hangi keyfiyette gördü? Bu konuda bilgi yok zaten, bilemiyoruz. Şimdi, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemin efendim, Allah Teala'yı farklı bir şekilde görmesi dikkate alınınca, onun görme duyusu da demek ki daha da bir güçlü olabilir. Farklı bir hususa geçti müellifimiz. Yine aynı mevzuda da. Rivayetlerden öğrendiğimize göre diyor, iki cihan güneşi Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem o devrin en güçlü pehlivanı olan Rükane ile güreş tutmuştu. Hiç kimse, Rükane'nin karşısında tutunamıyordu. Efendimiz onunla güreş tuttu ve onu İslam'a davet etmişti. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem çok güçlü bir pehlivan olan Rukane ile cahiliye devrinde de güreş tutmuştu. ve onu yenmişti. Cahiliye devrinde. Rukane böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyordu. Yani beni şimdiye kadar hiç kimse yenemedi. Bileğimi bükemedi. Sırtımı yere getiremedi, sen nasıl yaptın bu işi? Böyle bir şey olamaz dedi, şaşırdı. Onun için Efendimizden 3 defa Efendimizle güreşmek istedi. Bir daha tutalım. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış ya. Adam şaşırdı. Nasıl olur yani? Sen benden daha güçlü görünmüyorsun. Böyle bir şey olamaz, bir yanlışlık var. Ve Resuli Ekrem her defasında Rukane'nin sırtını yere getirmişti cahiliyede döneminde. Metnimizde Ebru Rükane diye yazılmış bu kelime ama Rükane olması daha doğrudur. Fakat Rükane, Efendimize beni yenersen müslüman olacağım dediği halde olmadı. Kabul etmedi. Ancak Mekke fethinden sonra İslamiyeti kabul etti. Mekke fethedilince, biliyorsunuz o devirde herkes, ister istemez müslüman olmak zorunda kaldı. Ebu Hureyre, Radıyallahu Anh, Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin gücü ile ilgili olarak bir şey anlatmış. Ben hayatımda, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem'den daha süratli yürüyen bir kimse görmedim. O kadar süratli yürürdü. O yürürken, sanki yeryüzü Onun önünde dürülüp katlanırdı. Bir kağıt düşünün, kağıt tomarı nasıl katlanıyorsa, sanki yeryüzü onun önünde öyle dürülüp katlanırdı. O hızlı yürümek için bir gayret sarf etmezdi. Hızlı yürüyeyim diye değil normal yürüyüşü öyleydi. Öyle olduğu halde, biz ona ayak uydurmakta zorlanırdık diyor. Kendisinin ardından yetişmekte zorlanırdık, diyor. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem'e, Allah Teala'nın lütfettiği özelliklerden birkaçı. Ebu Hureyre Radiyallahu Anh, Efendimizin gücü ve kuvveti ile olarak bir başka hadis daha rivayet etmiştir. Yani bir başka şey daha nakletmiştir, o nakledince tabi ona hadis diyoruz biz. Kainatın Güneşi Efendimiz yüksek sesle gülmezdi diyor. Bu rivayetinde. Onun gülmesi tebessüm şeklindeydi. Bizler, yeri gelince kahkahayı atıyoruz. Ama Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem hiç öyle yapmazdı. Onun gülmesi tebessüm şeklindeydi. Bir tarafa dönerken bütün vücuduyla dönerdi, diyor. Bu aynı zamanda, karşısındaki insana verdiği değeri de gösteriyor. Yani başını çevirip de konuşmuyor. Ne diyorsun, anlamadım filan demiyor yani. Yönünü o adama dönüyor. Böylece ona bir değer verdiğini de göstermiş oluyor. Bu bir nezaket ölçüsüdür. Sevgili kardeşlerim. Ne kadar ince duygulu, kibar bir insan. Yürürken ayağını yerden yavaşça değil, hızlıca kaldırırdı. Gayri ihtiyari yani. Allah Teala'nın, Ona verdiği imkan sebebiyle diyor, yürürken ayağını hızlıca kaldırırdı. Yürürken sanki, meyilli bir yerden iniyormuş gibi yürürdü, diyor. Meyilli bir yerden inmek çok kolay bir şeydir. Değil mi? İnsan kendini neredeyse tutamaz. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, düz yolda yürürken de, sanki meyilli bir yerde yürüyormuş gibi, son derece süratli bir şekilde yürürdü, diyor. Böylece Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, Allah Teala'nın lütfettiği bazı imkanları görmüş olduk sevgili kardeşlerim. Yani onu aklının mükemmelliğini, zekâsının yüceliğini, ayrıca Allah Teala'nın kendisine verdiği bazı özel durumları görmüş olduk. Şimdi bir başka fasla, başka bahse geçiyoruz. Peygamberi Zişan Efendimizin fesahat dediğimiz, düzgün ve doğru konuşması konusunu ele alacağız. Ve belagat dediğimiz, etkili ve yerinde söz söylemesi kabiliyetini Onun demek ki fesahatini ve belagatini konuşacağız. Müellifimiz Kadın İyaz diyor ki, Allah ona rahmet eylesin. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellemin düzgün konuşması, yani fesahati Ve etkili söz söylemesi yani belagati konusuna gelince diyor, Allah'ın Elçisinin bu iki özelliği ve yeteneği, en üstün seviyedeydi. Fesahat ve belagat bakımından en üstün seviyedeydi. Sevgili kardeşlerim, şunu hiçbir zaman unutmayacağız. Efendimizin yaşadığı dönemde Araplar arasında, bu fesahat belagat dediğimiz husus, yani güzel konuşma, güzel şiirler inşad etme kabiliyeti son derece gelişmişti. Onun için insanlar maharetlerini Peygamber Efendimizin huzuruna geldiği zaman konuşmalarıyla gösterirlerdi. Efendimize derlerdi ki, biz kabilebizin en iyi şairini veya en iyi edibini getirdik. Sen de onun karşısına kimin varsa çıkar, derlerdi. O devir böyle bir devirdi. Köylerde yaşayanlar, badiye dediğimiz çölde yaşayanlar, arasında güzel konuşma adeti daha da yaygınlaşmıştı. Şehirde olanların konuşmaları biraz daha bozuk oluyor ama köyde yaşayanlar daha fasih konuşuyorlar, daha beliğ konuşuyorlardı. Daha güzel şiirler söylüyorlardı. Allah'ın elçisinin bu iki özelliği yani fesahat, belâgat özelliği ve yeteneği en üstün seviyedeydi. Herkesin bildiği ve hayran kaldığı bir seviyedeydi. Sözlerinde öyle bir açıklık vardı ki Nesûl-i Ekrem Efendimizin, bu tabiatından kaynaklanıyordu. Yani Allah Teala onun tabiatına lütfetmiş yani. Bu özelliği. Söze başlarken pek güzel bir giriş yapardı. Sözünü bitirirken çok hoş bir üslup kullanırdı. Yani insanlara hitap ederken, onların dikkatini çekecek bir tarzda, güzel bir giriş yapardı. Aynı şekilde konuşmasını bitirirken de pek dikkat çekici bir tarzda sözünü bitirirdi. Kelimeleri anlaşılır bir şekilde söyler diliyor müellifimiz. Ağzından çıkan kelimeler son derece anlaşılır bir tarzdaydı. Cümleleri son derece düzgün olurdu. Bozuk cümle kullanmazdı. Hem fasih, beliği konuşuyor, hem de herhangi bir falso yapmıyor. Maksadını rahatça anlatırdı. Ayrıca bir gayret sarf etmezdi. Daha bir iyi konuşayım, düzgün konuşayım diye gayret sarf etmezdi, içinden gelen tabii bir halde konuşur ve herkesi hayran bırakan bir üslubuyla konuşurdu. Müellifimiz söze şöyle başlıyor. Sevgili Efendimiz neden bu kadar güzel konuşurdu acaba? Çünkü Allah Teala Hazretleri ona veciz konuşma özelliği vermiştir. Buna cevamiul kerlm diyoruz. Cevamiu'l kelim özelliği vermiştir. Yani, az sözle çok mana ifade ederdi. Kısa, özlü konuşur ama o sözlerinin cümlelerinin içerisinde derin manalar buna dediğim gibi cevamiu'l-kelim özelliği deniyor. Müellifimiz Efendimizin bu beliğ, fasih konuşma özelliğinden bahsederken diyor ki, Cenab-ı Hakk ona daha önce kimsenin duymadığı bilgileri öğretmişti. Nasıl ki Hazreti Adem'e her şeyin adını öğretmişti, Efendimiz Sallallahu Aleyhi Veselleme de daha önce kimsenin duymadığı faydalı bilgiler öğretmişti. Arapçanın bütün lehçelerini ona öğretmişti. Arapçada birçok lehçe vardı. Farklı konuşma tarzları vardı. Kelimeleri farklı telaffuz ederlerdi. Onu misallerini göreceğiz inşallah. Bunları öğretmişti Allah Teala. Onun içinde her kabileye onların lehçesiyle konuşurdu. Bu büyük bir özellik. Ve dolayısıyla tabii onlarla kolayca anlaşırdı. O, herkesin kendi lehçesi ile konuşunca hemen anlaşırdı. Bir kabile hangi konuda belâgat gösteriyorlarsa O, onlarla o konuda yarışırdı adeta. Şimdi Efendimiz farklı lehçelerde konuşuyordu dedik ya, Ashab-ı kiramın çoğu Efendimize diğer kabilelerin lehçeleri ile söylediği sözleri anlamadıkları için, bu sözlerin ne demek olduğunu sorarlardı. Ya Resulallah bu ne demek biz anlayamadık. Yani Mekke'de yaşayan o Kureyşliler, Efendimiz halkın diliyle konuştuğu için, lehçesi ile konuştuğu için, Ya Resulallah, bu ne demek? Bu sözü anlayamadık diye Efendimize sorarlardı. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemin hadislerini inceleyen kimseler, hayatı üzerinde düşünen kimseler, söylediklerimizin aynen böyle olduğunu anlatırlar. Yani Efendimizin hayatını inceleyenler sözlerini, efendim, hadislerini inceleyenler, bunun böyle olduğunu görürler. Peygamber Efendimizin, Kureyş Kabilesi mensupları ile konuşması kendi doğduğu, büyüdüğü kabilede olanlarla konuşması efendim, Medineli müslümanlarla konuşması, Hicaz'lılarla Necdlilerle konuşması ki bunların lügatleri, dilleri birbirine yakındı. Başka kabilelerle olan konuşması gibi değildi. Yemenli şair, Zülmüş Ar El-Hemdani onun huzurunda recezler, okuyarak konuşmuş, yani kafiyeli sözler ile konuşmuş. O da, onunla benzer şekilde konuşmuştu. Çünkü recezler, kafiyeli sözler birbirinin ardından getirmek o bir ayrı özelliktir. O nasıl konuşmuşlar,Efendimiz de aynı şekilde, onunla konuşmuştu. Allah Teala, ona bu özelliği Lütfü etmişti. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin kimlerle, nasıl konuştuğu hususunda müellifimiz Kadı İyaz misaller veriyor, diyor ki yine Yemenli edip Tıhfetün Nehdi, memleketlerinde ki kuraklıktan bahsediyor Efendimize. Efendimizin huzuruna geldiği vakit bazı şikayetlerini de beraber getiriyor. Çektikleri kuraklığı edebi bir dille Efendimize ifade ediyor. Efendimiz de ona aynı şekilde, edebi bir üslupla dua ediyor. O kuraklığın izale edilmesi için Allah'tan, Allah Teâlâ'dan niyazda bulunuyor. Ben-i Uleyim'den Katan İbni Harise edebi bir dille konuşarak yağmur duası istemişti. Efendimiz de aynı üslupla dua etmişti ona da, aynı şekilde. Onun konuştuğu tarzda dua etmişti. Kindeli, Kinde kabilesinden, Eşas bin Kays vardır. Onunla Hadramut'lu Vail bin Hucr ile yaptığı sohbetler bambaşkaydı. Çok farklıydı. Diğer Mekkeli, Kureyşli insanlarla yaptığı konuşmalardan çok farklıydı. Adramut ye yemen melekleri ile yaptığı konuşmaları da çok farklıydı. Diğer konuşmalarından çok farklıydı. Müellifimiz Kadın İyaz diyor ki; Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemin Hemdan halkına arazi vermek maksadıyla yazdığı mektubu var. O mektuptaki şu ifadelere bak diyor. Arapça'da bizim bildiğimiz sözlerden değil yani. Çok farklı, o bölgeye mahsus kullanılan şeyler. Son derece edebi bir dil. Ona yazdığı mektupta diyor ki; Hemdan halkına yazdığı mektupta Efendimiz buyuruyor ki; topraklarınızın dağları, vadileri ve meraları vardır. Topraklarınızın dağları, vadileri, meraları vardır. Onların bitirdiği ekinleri yersiniz. Hayvanlarınıza yedirirsiniz. Bize itaat ettiğiniz ve emanınızda anımızda olduğunuz sürece hayvanlarınızdan ve ürünlerimizden bir kısmını bize zekat olarak vereceksiniz. Çünkü dağlarınız, vadileriniz var. Hayvanlarınızı orada otlatıyorsunuz. Bizim devletimizin yönetimi altında yaşıyorsunuz. O halde bize zekat vereceksiniz. Bu mektubunu yazarken de onların diliyle yazıyor. onların lehçesi ile yazıyor. Sevgili kardeşlerim bu tabi, ancak Ilahi lütufla olacak birşeydir. Mektubunda Efendimiz yazıyor şöyle. Erkek ve dişi develerin, sığırların, atların çok geçkin ve çok körpe olanlarından zekat verilmeyecektir. Bu saydığımız hayvanların, efendim, erkek ve dişi develerin, sığırların, atların çok yaşlılarını da, çok gençleri de vermeyeceksiniz. Verilmeyecek diyor. Kıymetli derisi için beslenen koçlar varmış. Bunlardan da zekat verilmeyecek diyor Peygamber Efendimiz. Yani bunları özel surette besliyorsunuz, biz onları almayız. Doğru bulmuyor yani onu. Bize diğer, normal koçlarımızdan, koyunlarınızdan verin. Kıymetli derisi için beslenen koçlar zekata tabi değildir, diyor. Azı dişini yarmış hayvanlardan zekat verilecektir, diyor. Yani, hayvanın olgunlaştığını gösteren bir haldir o. Azı dişini yarmış hayvanlardan zekat verilecektir. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, Yemen'de yaşayan Nehd kabilesine onlar yağmur duası istemişlerdi. O münasebetle yazdırmıştı. Allah'ım, buyuruyor Efendimiz. onların saf sütlerine, kaymağı alınmış ve sulandırılmış sütlerine bereket ver. Böyle dua ediyor. Onlar için bunlar çok önemli şeyler demek. Adam, hayvan besliyorlar, onunla geçiniyorlar. Hayvanlarının sayısını çoğalt, otlakların ı bereketli kıl. Ne kadar önemli bir duadır? Otlağın bereketli olması, hayvan yetiştirmek için bir şart. Sularını ziyadeleştirir. Köylü kardeşlerimiz bu duaların ehemmiyetini daha iyi kavrarlar tabi. Mallarına ve çocuklarına bereket ver. Böyle dua ediyor. Ama onların lehçesiyle. Mekkelilerin kolay kolay anlayamayacağı bir üslupla konuşuyor, yazıyor. Buralar son derece normal üsluplardır. Kim namazını doğru bir şekilde kılarsa, buyuruyor Efendimiz, o iyi bir müslümandır. İyi bir müslüman olur. Kim de zekâtını verirse, güzel ve hayırlı bir iş yapmış olur. Demek ki namaz kılan iyi bir müslüman olur. Zekatını veren güzel ve hayırlı bir iş yapmış olur. Kim de, la ilahe illallah diyerek Melimeyi Tevhit getirirse, o kimsenin imanı kuvvetli olur. Onlara, aynı zamanda bunları telkin ediyor. Namaz kılın, zekat verin, kelime-i şehadeti de ihmal etmeyin. demiş oluyor. Onları bu bakımdan da eğitiyor, yetiştiriyor. Ve devam ediyor, mektubunda Efendimiz şöyle buyuruyor: Nehdlilere hitap derken buyuruyor ki, Ey Nehdoğulları, müslüman olmadan önce müşrikken kafirken yaptığınız sözleşmelerden dolayı sorumlu değilsiniz. Yani diğer kabilelerle yaptığınız İslam'a uygun olmayan sözleşmelerden sorumlu değilsiniz. Zekât borcunuzu mutlaka ödeyin. Hayatınız boyunca Hakk'tan ayrılmayın. Yaşadığınız sürece Hakk'tan, hakikatten asla ayrılmayın. Namazı nasıl kılmak gerekiyorsa öyle kılın. Buna namazı ikame diyoruz, biliyorsunuz. Buyuruyor ya, Allah Teala Kuran'ı Kerim'de. Namazı ikame edin. Ne demek namazı ikame etmek? NAsıl kılınması gerekiyorsa öyle kılın demek. Namaz konusunda asla gevşeklik göstermeyin. Böyle yani. Namaz konusunda asla gevşeklik göstermeyin. Yine mektubunda onlara şöyle daha doğrusu şöyle diyelim. Bir başka zaman Nehdoğullarına bir mektup daha yazdırıyor Efendimiz Hazretleri. O mektubunda şöyle diyor; Yine son derece nadir kelimelerle, az kullanılan kelimelerle onların hoşuna gidecek tarzda, yazdığı bir mektupta şöyle buyuruyor Efendimiz: Size neler farz kılınmışsa, o görevlerinizi mutlaka yapın. Allah Teala, size neyi farz kılmışsa onu mutlaka ihmal etmeden yapın. Şu hayvanlar, zekat olarak verilmez. Onları sayıyor. Hayvanlardan şu türler zekat olarak verilmez. Hangileri? yaşlı ve kusurlu develer zekat olarak verilmez. Sığırlar aynı şekilde, yaşlı ve kusurlu sığırlar zekat olarak verilmez. Genç develer ve sığırlar aynı şekilde verilmez. Binek atlar ve taylar verilmez. Binek atlar sizin, size lazım. Biz onu istemiyoruz. Yani, binek hayvanı alıyorum dese bir zekat memuru adamı en büyük hakareti yapmış oluyor. alıştırmış oluyor. O devamlı surette kullanıyor onu. Ona dokunmayın diyor Peygamber Efendimiz. Onu zekat olarak almayın. Bunlar zekat olarak verilmez. Hayvanlarınızın otlağa gitmesini kimse engelleyemez. Bir başka kabile mensubu, hayvanlarınızın otlağa gitmesine engel olamaz. Meyve vermeyen ağaçlar kesilmez, kesmeyin onları. Meyve vermiyor diye kesmeyin buyuruyor. Çünkü onların başka görevleri var. Insanlar altında dinlenir, kuşlar orada istirahat eder. Sağmal hayvanlarınız da zekat olarak alınmaz. Sevgili kardeşlerim dikkat buyurun. Sağmal hayvanlar, adamların canı adeta. Onunla geçiniyorlar, yağ peynir elde ediyorlar ondan. Sağmal olmayanları verin diyor. Ne güzel. Ne kolaylık. Yaptığınız anlaşmayı bozup verdiğiniz sözden dönmedikçe, bu böyle olacaktır. Yani bizimle yaptığınız anlaşmalara sadık kaldığınız sürece bu böyle olacaktır. Bizimle yaptığınız anlaşmalara uymazsanız, durum değişir. Müslümanlığa bağlı kalanlara vefa gösterilecektir. Bu adamlar, o çölde yaşayan bedeviler, kaba saba insanlar. Onlara biraz da böyle, tehditvari konuşmak gerekir yani. Bize bağlı kalırsanız ve sizden istediklerimizi yaparsanız, ne ala. Yok müslümanlığa bağlı kalmazsanız o zaman işler değişir. Zekat vermemek için dinden dönenlerin sorumluluğu daha da arttırılacaktır. Çünkü adam malını zekat olarak, adama malını zekat olarak vermek ağır geliyor. Bunun için dinden dönenler bile oluyor. Efendimiz onları da böyle tehdit ediyor. Seyyidi Kainat Efendimizin Hadramut Meliki, Vail İbni Hücr'e yazdırdığı bir mektup var. O mektup, güzel yüzlü, gül renkli Yemen meliklerine diye hitap ediyor. Onların gönüllerini böyle alıyor. Güzel yüzlü,gül renkli Yemen meliklerine diye başlıyor. Bu mektubunda şu sözler var, 40 koyunu olan kimse bir koyunun zekatı olarak verecektir. Bugün hala, elbette geçerli olan, yani sadece onlara mahsus değil bütün müslümanlara mahsus olan bir kaidedir bu. 40 koyunu olan 40 koyundan birini zekat olarak verecektir. Zekat verilecek koyun aşırı derecede zayıf olmayacak, aşırı derecede besili de olmayacak. Yani hayvanların besili koyunları da demek ki alınmayacak. Orta halli olacak. Zekat memurları için de bu bir ölçüdür. Adamın gözde malına almayacaksın. Onu aldın mı canını almış gibi olursun. Min kelimesini mim diye telaffuz ediyor adamlar, Efendimiz de öyle yazıyor. Define bulan bir kimse, onun beşte birini zekat olarak verecektir diyor Efendimiz. Bir öşür var biliyorsunuz. Öşür onda bir demek. Ama define bulmuşsa ,onuh beşte birini devlete verecek. Zekat olarak. Sonra bir başka hususa temas ediyor Efendimiz. Şayet bekar olan bir kimse, zina edecek olursa içlerinizdeki bekarlar zina edecek olursa, ona yüz sopa vurun. Ve o kimseyi bir yıl süreyle sürgüne gönderin. Zinayı yasaklamanın yolu bu. Öyle şiddetli ceza vereceksin ki adam bir daha dönüp bakmayacak ona. Bekar zina etmiş. Ne olacak? 100 sopa vurulacak. Sonra bir yıl da sürgüne gönderilecek. Mümkün mü böyle birinin bir daha zina yapması. Pek olacak şey değil. Şayet evlenmiş, başından nikah geçmiş bir kimse zina ederse evli, evlenmiş veya evli, halen evli evlenmiş, boşanmış olabilir veya evli olabilir. Öyle biri zina ederse onu da recm edin. Yani taşa tutarak öldürün, buyuruyor Peygamber Efendimiz. Onların, durumu da böyledir. Böyle yazıyor. Devamı şöyle, Allah'ın koyduğu kanunlar uygulanırken çekingen davranılmaz diyor Peygamber Efendimiz. Adam işte yazık, bir zina etmiş. Bu defa bağışlayalım. Yok öyle şey diyor. Allah'ın koyduğu kanunlar uygulanırken çekingen davranılmaz. Sevgili kardeşlerim burada Nur suresinin ikinci ayetini hatırlayalım. Allah Teala şöyle buyurmuştur bu ayette. Allah'ın belirlediği bu cezayı uygularken o ikisine olan acıma hissi, sizi etkisi altına almasın. Acıma duygusu sizi mağlub etmesin, böyle buyuruyor. Ayeti kerimede. Onun için Allah'ın emirleri uygulanırken gevşek davranılmayacak. Merhamet gösteriyorum diye düşürülmeyecez. Nitekim Efendimiz biliyorsunuz bir Fatıma diye bir hanım hırsızlık yapmıştı da, elinin kesilmesi gerektiğini söylemişti Efendimiz. Ona şefaatçiler gönderdiler. Du defa affedin Ya Resulallah. Bu soylu bir kadındır da üstelik. Efendimiz ne buyurdu? O Fatıma değil, benim kızım Fatıma hırsızlık yapsa onun da elini keserim ben. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor. Bu benim yetkim de olan bir şey değil ki. Yani affedemem diyor yani. Mektup şöyle devam ediyor. Allah'ın farzları son derece açıktır. Bu sebeple, Allah'ın farzlarını açıkça uygulamak gerekir. Allah'ın farzları son derece açıktır, onları açıkça, kesin surette uygulamak gerekir. İnsanı sarhoş eden her şey haramdır. Onlara içkiliyim de haram olduğunu böylece belirtiyor. O kabileye. Mektup şöyle bitiyor. O kabileden bir adam zekatları toplamakla görevlendirilmiştir. Bu zat Efendimize geliyor. Efendimiz onu tanıdıktan sonra, efendim, zekat memuru olarak görevlendiriyor. Sen git kabilenin zekâtını topla diyor. Diyor ki müellifimiz Kadı İyaz, Allah ona rahmet eylesin. Hz. Ebubekir halife olduğu zaman, Enes İbni Malik'e yine zekat hakkında bir mektup yazdırmıştı. Ve onu da, o mektubu da Bahreyn halkına göndermişti. O mektubun ifadesiyle Server'i Enbiya Efendimizin Yemenli Vail İbni Hücr'a yazdığı mektubun ifadesi hiçbir şekilde mukayese edilemez. Efendimizin yazdığı mektuptaki edebi üslup, Hz. Ebubekir'in yazdığı son derece kolay bir ifade tarzı. Onunla mukayese edilemez. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır, diyor müellifimiz. Fahri Cihan Efendimizin kendilerine mektup yazdırdığı bu kabileler var ya, o kabileler farklı bir dil kullanıyorlardı. O dil, Kureyş kabilesinin ve diğer Arap kabilelerinin kullandığı dilden farklıydı. Kureyş Kabilesi öyle bir dil kullanmazdı yani. Işte Peygamberi Zişan Efendimiz, onlara Cenabı Hakk'ın emirlerini, onların anlayacağı bir dille anlatmıştır. Bunun bir misali Sultanı Enbiya Efendimizin Beni Sa'd İbni Bekir kabilesinden olan Atiye İbni Sa'd'ın rivayet ettiği üzere, o bir grup insanla kendisini ziyarete geldiğinde, bir hitabede bulunuyor Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem onlara. Şöyle buyuruyor: Üstelik, Efendimiz buyuruyor ki, o hadisi Şerifi hepimiz biliyir. Yani veren el alan elden hayırlıdır hadisi şerifini. Üstteki en, alttaki elden hayırlıdır. Hadisin metni böyle. Bu hadisi, Beni Sad İbni Bekir kabilesinin kullandığı ifadelerle söylüyor Peygamber Efendimiz. Ve üstteki el veren eldir, alttaki el alan eldir diye de açıklama yapıyor. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır hadisin metni bu. Üstteki elne demek? Bunu ilk anda anlamak biraz zordur. Ama Efendimiz açıklıyor onlara. Üstteki el demek veren el demektir. Hayır yapan el. Alttaki el demek, alan el, sadakayı hayrı alan el demektir. Böyle açıklıyor. Atıyye Es-Sadi bunu şöyle ifade ediyor. Allah'ın Resulü bu hadisteki mutiye kelimesini, muntiye diye telaffuz etmiştir. Normal Kureyş dili mutiye'dir, ama efendimiz muntiye diye telaffuz ediyor onlara. Onların diliyle, lehçesiyle. Mutad kelimesini de muntad diye telaffuz etmiştir. Böylece bize kendi lehçemizle hitap etmiştir, diyor. Bu ezan mı? Peki, orada kalalım. Başka misallerr var. Rabbim, nasip ederse bu bahsi bitirmek için de çok az bir şey kaldı. Ama onu inşallah önümüzdeki derste bitiririz. Yüce Rabbim hepimizden razı olsun. Hepimizi salih kullarından eylesin. Gerek memleketimize, gerek İslam dünyasına kötülük düşünen insanlara, düşündüğü o kötülükleri kendi başlarına geçirmek suretiyle cezalandırsın. İslamı her zaman yüceltsin. İslama hizmet edenlere muvaffakiyet nasib eylesin. Yüce Rabbim. Ve hepimizi de Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin şefaatine nail eylesin. Amin, Velhamdülillahi Rabbil Alemin, El Fatiha.

BU DERSE AİT KISA VİDEOLAR